Kıyı, bu masalların sabırlı dinleyicisiydi. Kayaların aralarına dolan tuzlu rüzgar, geçmişten geleceğe bir köprü kurardı. Her taş, her yosun parçası bir sır saklardı kendine; bir denizci fenerinin yorgun ışığında hatırlanan eski bir aşk ya da bir çocuk kahkahasının yankısı gibi.
Kıyı, masalların sessiz kahramanıydı. Kumların arasında gizlenen inciler, yıllarca süren bekleyişin ödülüydü. Gün batımıyla gölgeler uzarken, masallar gökyüzüne karışırdı; bulutların arasında dolaşan bir martının kanatlarında taşınırdı her biri.
Bir zamanlar bu sahilde, koca bir çınarın altına oturmuş yaşlı bir balıkçı vardı. Onun anlattığına göre, her deniz kabuğu bir hikaye taşıyordu. Kulak verip dikkatle dinlerseniz, uzak diyarlardan gelen bir deniz kızının şarkısını, fırtınadan sağ çıkan bir geminin dualarını ya da aşkını arayan bir deniz yıldızının iç çekişini duyabilirsiniz.
Kıyı, yalnızca bir sınır değildi. Denizle karanın arasında bir geçiş, bir unutma ve hatırlama yeriydi. Gün doğarken kuşların kanadında taşınan sabah ışıltılarıyla yeni masallar doğar, gece çökerken yıldızların altında eski masallar yeniden hayat bulurdu.
Bu kıyıda masallar asla sona ermezdi. Deniz ve kıyı, birlikte sonsuz bir döngüde, yaşayan her ruhun izlerini toplar, onları rüzgarın nazlı ellerine emanet ederdi. Ve biz, masalların dinleyicileri olarak, her dalgada bir parça kendimizi bulurduk.